31 Aralık 2012 Pazartesi
21 Aralık 2012 Cuma
ve kopmadıysa kıyamet....
Benim 2012 şarkımı, benim yolun üçte birindeki özetimi, benim içimdeki melodimi dinleyin...
17 Aralık 2012 Pazartesi
2012 Gitmeden 2013 Gelmeden;
SUSMAYI öğrendim çok KONUŞANLARDAN..!
ALÇAK GÖNÜLLÜ olmanın ERDEMİNİ tattım,
çok bilmişlere inat..!
Gerçekten BİLENLERİN, az konuştuğuna ŞAHİT oldum sessizce..!
Her yaşananın sadece bir DENEYİM olduğunu kavradım..! DEĞMEYENLERE çok anlam yüklemenin ruhuma verdiği zararı keşfettim..!
...Kendim olmayı seçtim, başkalarından alınmış parçalardan oluşmayı değil..!
Kendi hayatlarını YÖNETEMEYENLERİN, diğer hayatlara müdahalelerine güldüm sadece..!
KOKUŞMUŞ zihniyetlerin, yalan gülümsemelerin içinde yer almaktansa; uzaktan onlara seyirci kalıp, İNSANLIĞIMI korumayı öğrendim..!
Varlığımı hakedenleri hayatıma dahil etmeyi, hakketmeyenlere HOŞÇAKAL demeyi;
Bu uzun yolda YALNIZ ama BAŞIM DİK yürümeyi öğrendim..!
HERKESİN YOLU LAYIĞINCA AÇIK OLSUN..!
ALÇAK GÖNÜLLÜ olmanın ERDEMİNİ tattım,
çok bilmişlere inat..!
Gerçekten BİLENLERİN, az konuştuğuna ŞAHİT oldum sessizce..!
Her yaşananın sadece bir DENEYİM olduğunu kavradım..! DEĞMEYENLERE çok anlam yüklemenin ruhuma verdiği zararı keşfettim..!
...Kendim olmayı seçtim, başkalarından alınmış parçalardan oluşmayı değil..!
Kendi hayatlarını YÖNETEMEYENLERİN, diğer hayatlara müdahalelerine güldüm sadece..!
KOKUŞMUŞ zihniyetlerin, yalan gülümsemelerin içinde yer almaktansa; uzaktan onlara seyirci kalıp, İNSANLIĞIMI korumayı öğrendim..!
Varlığımı hakedenleri hayatıma dahil etmeyi, hakketmeyenlere HOŞÇAKAL demeyi;
Bu uzun yolda YALNIZ ama BAŞIM DİK yürümeyi öğrendim..!
HERKESİN YOLU LAYIĞINCA AÇIK OLSUN..!
9 Aralık 2012 Pazar
23. KURAL
Yaşadığımız hayat elimize tutuşturulmuş rengarenk ve emanet bir oyuncaktan ibaret. Kimisi oyuncağı o kadar ciddiye alır ki ağlar, perişan olur onun için. Kimisi eline alır almaz şöyle bir kurcalar oyuncağı, kırar ve atar. Ya aşırı kıymet verir, ya kıymet bilmeyiz.
Aşırılıklardan uzak dur. Sufi ne ifrattadır ne tefritte. Sufi daima orta yerde...
30 Kasım 2012 Cuma
14 Kasım 2012 Çarşamba
Belki de AŞK başka Kasımdadır...
Mağrur bir ifade vardı yüzünde. Hani ne gelecek kadar cesur ne gidecek kadar kayıtsızdı sanki. Bıraksalar, öyle dikilir dururdu belirsiz sürelerce. Yapraklara bıraktı kendini... Allı kırmızılı, kahveli bejli dökülen yapraklara...Rahmetle ıslanan, rüzgarla savrulan, yan yana şiir dizeleri gibi sıralanan yapraklara...
Oklarını koydu bir kenara. Artık ağırlık veriyorlardı. Taşıması değil de, sorumluluğu yüktü omuzlarına. Tam vaktini tutturmak, hedefi net belirlemek, gelen istekleri göz ardı etmemek... Gülümsedi. "Yaşlanıyorum tüm bu detayları kontrol etmek için" diye geçti o gülümsemenin içinden. "Keşke, keşke inansalar okun da yayın da, aradaki uyumun da sadece kendi küçük kalplerinde olduğunu, hedefi şaşıra şaşıra tam da göbekten isabet edeceğini."Aniden durdu. Tam aksi yöne çevirdi heybetli gövdesini. Tecrübeleri gereği, istem dışı alıyordu "kokusunu". Yaslandığı ağacın altında duran ağır oklarından birini aldı, yayı gerdi, bir kaç saniye tereddüt etti, hangisi diye, sonra kadının kalbine fırlattı AŞK'ı. "Rastgele" dedi mırıl mırıl...
Oklarını koydu bir kenara. Artık ağırlık veriyorlardı. Taşıması değil de, sorumluluğu yüktü omuzlarına. Tam vaktini tutturmak, hedefi net belirlemek, gelen istekleri göz ardı etmemek... Gülümsedi. "Yaşlanıyorum tüm bu detayları kontrol etmek için" diye geçti o gülümsemenin içinden. "Keşke, keşke inansalar okun da yayın da, aradaki uyumun da sadece kendi küçük kalplerinde olduğunu, hedefi şaşıra şaşıra tam da göbekten isabet edeceğini."Aniden durdu. Tam aksi yöne çevirdi heybetli gövdesini. Tecrübeleri gereği, istem dışı alıyordu "kokusunu". Yaslandığı ağacın altında duran ağır oklarından birini aldı, yayı gerdi, bir kaç saniye tereddüt etti, hangisi diye, sonra kadının kalbine fırlattı AŞK'ı. "Rastgele" dedi mırıl mırıl...
10 Kasım 2012 Cumartesi
10 KASIM 1938
Gidişi gelişinden daha sıradandır insanların. Gözlerini dünyaya açtıklarında, eller çırpılır, ıslıklar çalınır,gülerek bakan gözler, pamuklara saran eller vardır etrafta. Gürültülüdür gelişlerimiz. Önce ağlar bebek, merhaba dercesine dünyaya. Sesini duyurur, hep sıkılıdır yumrukları gücünü kanıtlamak istercesine. Zamanla dişlerini de sıkmaya başlar, her bulduğunu ısırmaya. ''Aslan oğlum, cesur kızım'' nidalarıyla büyür yumrukları, yükselir çığlıkları. Adam olunur...Kadın olunur...
Gidişi gelişinden daha ses getiren kahramanlar vardır. Dünyaya az gelir onlar, gelirler, adam olurlar, adam ederler, ve ıslıklarla, çırpılan ellerle, sel dolan göz yaşlarıyla uğurlanırlar. Sıradan değildir hayatları, hiç de kolay olmaz geçtikleri yolları. Varlıkları uzun zamana yayılır, ama yoklukları ağır gelir. Varmış gibi, hala yanı başınızdaymış gibi, sanki sizi izliyormuş gibi hissetmek istersiniz. Gelişini pek anımsamasanızda, hayatınızdan çıkışını hiç unutamazsanız. Hatta belki de, siz geldiğinizde o fiziken çoktan gitmiştir...Gariptir, hiç duymadığınız sesini, kulaklarınızda, hiç dokunmadığınız ellerini omuzunuzda hissedersiniz. Resimlerden tanıdığınız gözleri çok tanıdık bakar, ''Aslan oğlum, cesur kızım'' diye mavi mavi ışıldar. O'nun gidişi sizin gibi milyonların gelişine sebebiyet vermiştir. Sizlerle tekrar tekrar dünyaya gelmiştir, yumruklarını yeniden sıkmış, hayat kavgasına yeniden başlamıştır. Görmeyene görünür, duymayana duyulur olmuştur. Dedim ya, gidişi gelişinden de kıymetlidir; bir tane gitmiş milyon tane dönmüştür. Kahramandır, şandır, şereftir,liderdir, dildedir, yürektedir, beyindedir...
74 yıldır dimdik duran, gidişi hiç yakışmamış, gelişine kurbanlar adanmış Mustafa Kemal vardır. Tek gelmiş, milyonlarla yaşamaktadır. Candır, Atadır, Bayraktır, gelişi de gitmeyişine hayrandır! Fiziki gidişini hasretle ansak da, içimizdeki ebedi varlığını kıvançla taşıyoruz!
Ruhun Şad Olsun K.ATATÜRK!!
31 Ekim 2012 Çarşamba
29 Ekim 2012 Pazartesi
Efendiler!
Dağ, tepe, toprak, deniz
Yoldayız sizi de bekleriz!
89. Yılında CumhuriyetimiZİ
ÖzgürlüklerimiZİ, VicdanlarımıZI,
AhlakımıZI, İrademiZİ de aldık
yürüyoruz!
CUMHURİYET BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN
25 Ekim 2012 Perşembe
Bu Bayram da !
Süt için, yeşillik yiyin, mercimek bulgur pirinç tüketin, gelsin lokumlar gitsin baklavalar.... Kıymayın, sevin, Cumhuriyet Sevinciyle sevin!
12 Ekim 2012 Cuma
*Kendime Not
Senin hala öyle şaşırmaların...Hala aynı kocamanlıkta açabilmen gözlerini, gülerken yüzünün gözünün nasıl göründüğüne aldırmaman; komiklikler yapman hala, çocukken ki gibi. Hala! Nolucak senin bu hallerin? Kadın kardeşim, sen hiç büyümeyecek misin? Sen hiç mi "ağır" kadın olamayacaksın? Sen bu yaşta hala nasıl yolda giderken sekerek yürümeye cesaret edebilirsin? Ah canım kardeşim, ne olacak senin bu halin?
Yirmili yaşlarındaki mankenler bile senden daha kadın-kadın! Sen kaçsın şimdi? Otuz mu, kırk mı? Belki elline yaklaştın ve hala onlar gibi ağır ağır hareket edip, süzülerek yürüyemiyorsun. "Koca kadın" gibi davranmayı kaç yaşına gelince öğreneceksin? Sen ne zaman saçlarını, ilkokuldaki gibi, başının iki yanından firketelerle toplamayı bırakıp "gölge" yaptırmaya gideceksin?
Alnın öyle çocuk gibi duruyor, açılınca saçlarının perdesi, yüzünün hiç büyümeyeceği daha çok belli oluyor. Kazağınla aynı renk soket çoraplar giyince ayağına, son kertede, gardırobun önünde kot pantolonu seçince...Alıp da giymediğin onca "kadın eteği" dolapta uyuyor da uyuyor...
Tırnakların bir türlü kırmızı oje sürülecek kadar uzamıyor. Hep temiz temiz, öyle dibinden kesilince tırnaklar -biliyorsun değil mi ?- sen "tek taş" alınacak kadınlardan biri olmuyorsun; sana hala doğum günlerinde kitap hediye ediliyor. Tek farkı eskiden, artık çayı annen demlemiyor.
Temiz temiz tuttuğun defterlerin oluyor senin, evinde küçük küçük, neşeli şeyler birikiyor. Başlıklar hala kırmızı kalemle atılıyor; hayatın cümlelerini kurarken, senin yanında hep yumuşak uçlu kurşun kalemle, kenarları kirlendikçe boş kağıtları silerek temizlediğin silgin duruyor. Neredeyse ataş tutturacaksın kenarlarına; senin hayatının sayfaları yaramaz kollarınla hala kıvrılıyor. Bıraksalar seni, evine krapon kağıtlarından kedi merdivenleri bile yaparsın, ama o kadarı da, öyle değil mi, fazla oluyor.
Sevgilin var, evlisin belki, hatta belki çocukları da kuzulayıp kuzulayıp koydun kenara ama senin gözlerin hala çocukluk fotoğraflarındaki gözlerine benziyor.
Şöyle bir şuh bakıp saçını savuramıyorsun. Sen komik bulduğun için bunlar sen de komik duruyor. Yapsan yaparsın da daha baştan tutamayıp kendini gülmeye başladığın için hep bunlara gülen adamlar seni buluyor...
Otuz yaşına gelince artık saçlarının böyle beceriksiz durmayacağını, kırkına gelince artık bu komikliklerin kafandan geçmeyeceğini, elline gelince artık dudaklarını yemeyeceğini düşünüyordun değil mi? Senin çocukluğun o kadar neşeli, o kadar sana yakışıyor ki kolların, bacakların bir türlü "kadın" fotoğraflarına sığışmıyor. Hatta belki senin hala külotlu çorapların düşüyor...
Ne olacak senin bu halin? Rujları, allıkları hala oyun gibi sürüp sürüştürüşün... Ne olacak? Hiç büyümeyi düşünür müsün? Dantelli, kürklü, burnunu havaya kaldırıp yürümeyi beceren bir kadına ne kadar daha büyüyünce dönüşeceksin? O küpeleri, boncukları hala daha annenin tuvalet masasında oynar gibi takıp takıştırışın...
Ne olacak? Sen hikayeler anlatan bir anneanne, nine olduğunda bile bu komiklikleri yapmaya devam mı edeceksin? Her sokağa çıktığında başından geçenleri taklitler, bin türlü tiyatrolar yaparak anlatmaktan acaba ne kadar daha büyürsen vazgeçeceksin? Olgun bir somurtmayla, bacakların tayyör nizamında yerli yerinde oturmayı ne zaman becereceksin?
Becermeli misin?
Çoktan öğrenmişler onlar öyle olabilmeyi. Sen şimdiye kadar çok ders kaçırdın. O zaman as bu dersi de, iyisi mi bu kadınlık okulunu biz bugün de ekelim. Gidip dizlerimizi kanatıp sonra mahalledeki komik insanların taklidini yapıp gülelim, gülelim. Başımızı arkaya ata ata gülelim. Saçımız firketelerden kaçtıkça avucumuzla güzelce açıp alnımızı yeniden saçlarımızı firketeleyelim.
Yirmili yaşlarındaki mankenler bile senden daha kadın-kadın! Sen kaçsın şimdi? Otuz mu, kırk mı? Belki elline yaklaştın ve hala onlar gibi ağır ağır hareket edip, süzülerek yürüyemiyorsun. "Koca kadın" gibi davranmayı kaç yaşına gelince öğreneceksin? Sen ne zaman saçlarını, ilkokuldaki gibi, başının iki yanından firketelerle toplamayı bırakıp "gölge" yaptırmaya gideceksin?
Alnın öyle çocuk gibi duruyor, açılınca saçlarının perdesi, yüzünün hiç büyümeyeceği daha çok belli oluyor. Kazağınla aynı renk soket çoraplar giyince ayağına, son kertede, gardırobun önünde kot pantolonu seçince...Alıp da giymediğin onca "kadın eteği" dolapta uyuyor da uyuyor...
Tırnakların bir türlü kırmızı oje sürülecek kadar uzamıyor. Hep temiz temiz, öyle dibinden kesilince tırnaklar -biliyorsun değil mi ?- sen "tek taş" alınacak kadınlardan biri olmuyorsun; sana hala doğum günlerinde kitap hediye ediliyor. Tek farkı eskiden, artık çayı annen demlemiyor.
Temiz temiz tuttuğun defterlerin oluyor senin, evinde küçük küçük, neşeli şeyler birikiyor. Başlıklar hala kırmızı kalemle atılıyor; hayatın cümlelerini kurarken, senin yanında hep yumuşak uçlu kurşun kalemle, kenarları kirlendikçe boş kağıtları silerek temizlediğin silgin duruyor. Neredeyse ataş tutturacaksın kenarlarına; senin hayatının sayfaları yaramaz kollarınla hala kıvrılıyor. Bıraksalar seni, evine krapon kağıtlarından kedi merdivenleri bile yaparsın, ama o kadarı da, öyle değil mi, fazla oluyor.
Sevgilin var, evlisin belki, hatta belki çocukları da kuzulayıp kuzulayıp koydun kenara ama senin gözlerin hala çocukluk fotoğraflarındaki gözlerine benziyor.
Şöyle bir şuh bakıp saçını savuramıyorsun. Sen komik bulduğun için bunlar sen de komik duruyor. Yapsan yaparsın da daha baştan tutamayıp kendini gülmeye başladığın için hep bunlara gülen adamlar seni buluyor...
Otuz yaşına gelince artık saçlarının böyle beceriksiz durmayacağını, kırkına gelince artık bu komikliklerin kafandan geçmeyeceğini, elline gelince artık dudaklarını yemeyeceğini düşünüyordun değil mi? Senin çocukluğun o kadar neşeli, o kadar sana yakışıyor ki kolların, bacakların bir türlü "kadın" fotoğraflarına sığışmıyor. Hatta belki senin hala külotlu çorapların düşüyor...
Ne olacak senin bu halin? Rujları, allıkları hala oyun gibi sürüp sürüştürüşün... Ne olacak? Hiç büyümeyi düşünür müsün? Dantelli, kürklü, burnunu havaya kaldırıp yürümeyi beceren bir kadına ne kadar daha büyüyünce dönüşeceksin? O küpeleri, boncukları hala daha annenin tuvalet masasında oynar gibi takıp takıştırışın...
Ne olacak? Sen hikayeler anlatan bir anneanne, nine olduğunda bile bu komiklikleri yapmaya devam mı edeceksin? Her sokağa çıktığında başından geçenleri taklitler, bin türlü tiyatrolar yaparak anlatmaktan acaba ne kadar daha büyürsen vazgeçeceksin? Olgun bir somurtmayla, bacakların tayyör nizamında yerli yerinde oturmayı ne zaman becereceksin?
Becermeli misin?
Çoktan öğrenmişler onlar öyle olabilmeyi. Sen şimdiye kadar çok ders kaçırdın. O zaman as bu dersi de, iyisi mi bu kadınlık okulunu biz bugün de ekelim. Gidip dizlerimizi kanatıp sonra mahalledeki komik insanların taklidini yapıp gülelim, gülelim. Başımızı arkaya ata ata gülelim. Saçımız firketelerden kaçtıkça avucumuzla güzelce açıp alnımızı yeniden saçlarımızı firketeleyelim.
11 Ekim 2012 Perşembe
7 Ekim 2012 Pazar
22. KURAL
Hakiki Allah Aşığı bir meyhaneye girdi mi orası ona namazgah olur. Ama bekri aynı namazgaha girdi mi orası ona meyhane olur. Şu hayatta ne yaparsak yapalım, niyetimizdir fark yaratan, suret ile yaftalar değil.
29 Eylül 2012 Cumartesi
yolculuK
“Rivayet olunur ki,
kuşların hükümdarı olan Simurg ( Zümrüd-ü Anka ya da diğer adıyla Phoenix ),
Bilgi Ağacı'nın dallarında yaşar ve her şeyi bilirmiş.Bu kuşun özelliği
gözyaşlarının şifalı olması ve yanarak kül olmak suretiyle ölmesi, sonra kendi
küllerinden yeniden dirilmesidir...
Kuşlar Simurg'a inanır ve onun kendilerini kurtaracağını düşünürmüş. Kuşlar dünyasında her şey ters gittikçe onlar da Simurg'u bekler dururlarmış. Ne var ki, Simurg ortada görünmedikçe kuşkulanır olmuşlar ve sonunda umudu kesmişler.
Derken bir gün uzak bir ülkede bir kuş sürüsü Simurg'un kanadından bir tüy bulmuş. Simurg'un var olduğunu anlayan dünyadaki tüm kuşlar toplanmışlar ve hep birlikte Simurg'un huzuruna gidip yardım istemeye karar vermişler.
Ancak Simurg'un yuvası, etekleri bulutların üzerinde olan Kaf Dağı'nın tepesindeymiş. Oraya varmak için ise yedi dipsiz vadiyi aşmak gerekirmiş, hepsi birbirinden çetin 7 vadi...
- İstek,- aşk,- marifet,- istisna,- tevhid,- hayret ve -yokluk vadileri...
Kuşlar, hep birlikte göğe doğru uçmaya başlamışlar. İsteği ve sebatı az olanlar, dünyevi şeylere takılanlar yolda birer birer dökülmüşler. Yorulanlar ve düşenler olmuş...
"Aşk Denizi”nden geçmişler önce...". "Ayrılık Vadisi”nden uçmuşlar...". "Hırs Ovası”nı aşıp, "kıskançlık Gölü”ne sapmışlar... Kuşların kimi "Aşk Denizi”ne dalmış, kimi "Ayrılık Vadisi”nde kopmuş sürüden... Kimi hırslanıp düşmüş ovaya, kimi kıskanıp batmış göle...
Önce Bülbül geri dönmüş, güle olan aşkını hatırlayıp;
Papağan o güzelim tüylerini bahane etmiş (oysa tüyleri yüzünden kafese kapatılırmış);
Kartal, yükseklerdeki krallığını bırakamamış;
Baykuş yıkıntılarını özlemiş;
Balıkçıl kuşu bataklığını.
7 vadi üzerinden uçtukça sayıları gittikçe azalmış. Ve nihayet 5 vadiden geçtikten sonra gelen 6. Vadi "şaşkınlık" ve sonuncusu 7.Vadi "yokoluş"ta bütün kuşlar umutlarını yitirmiş... Kaf Dağı'na vardıklarında geriye otuz kuş kalmış.
Sonunda sırrı, sözcükler çözmüş: Farsça "si", "otuz" demektir... murg" ise "kuş"...Simurg'un yuvasını bulunca öğrenmişler ki; "Simurg - otuz kuş" demekmiş.Onların hepsi Simurg'muş. Her biri de Simurg'muş. 30 kuş, anlar ki, aradıkları sultan, kendileridir ve gerçek yolculuk, kendine yapılan yolculuktur.
Kuşlar Simurg'a inanır ve onun kendilerini kurtaracağını düşünürmüş. Kuşlar dünyasında her şey ters gittikçe onlar da Simurg'u bekler dururlarmış. Ne var ki, Simurg ortada görünmedikçe kuşkulanır olmuşlar ve sonunda umudu kesmişler.
Derken bir gün uzak bir ülkede bir kuş sürüsü Simurg'un kanadından bir tüy bulmuş. Simurg'un var olduğunu anlayan dünyadaki tüm kuşlar toplanmışlar ve hep birlikte Simurg'un huzuruna gidip yardım istemeye karar vermişler.
Ancak Simurg'un yuvası, etekleri bulutların üzerinde olan Kaf Dağı'nın tepesindeymiş. Oraya varmak için ise yedi dipsiz vadiyi aşmak gerekirmiş, hepsi birbirinden çetin 7 vadi...
- İstek,- aşk,- marifet,- istisna,- tevhid,- hayret ve -yokluk vadileri...
Kuşlar, hep birlikte göğe doğru uçmaya başlamışlar. İsteği ve sebatı az olanlar, dünyevi şeylere takılanlar yolda birer birer dökülmüşler. Yorulanlar ve düşenler olmuş...
"Aşk Denizi”nden geçmişler önce...". "Ayrılık Vadisi”nden uçmuşlar...". "Hırs Ovası”nı aşıp, "kıskançlık Gölü”ne sapmışlar... Kuşların kimi "Aşk Denizi”ne dalmış, kimi "Ayrılık Vadisi”nde kopmuş sürüden... Kimi hırslanıp düşmüş ovaya, kimi kıskanıp batmış göle...
Önce Bülbül geri dönmüş, güle olan aşkını hatırlayıp;
Papağan o güzelim tüylerini bahane etmiş (oysa tüyleri yüzünden kafese kapatılırmış);
Kartal, yükseklerdeki krallığını bırakamamış;
Baykuş yıkıntılarını özlemiş;
Balıkçıl kuşu bataklığını.
7 vadi üzerinden uçtukça sayıları gittikçe azalmış. Ve nihayet 5 vadiden geçtikten sonra gelen 6. Vadi "şaşkınlık" ve sonuncusu 7.Vadi "yokoluş"ta bütün kuşlar umutlarını yitirmiş... Kaf Dağı'na vardıklarında geriye otuz kuş kalmış.
Sonunda sırrı, sözcükler çözmüş: Farsça "si", "otuz" demektir... murg" ise "kuş"...Simurg'un yuvasını bulunca öğrenmişler ki; "Simurg - otuz kuş" demekmiş.Onların hepsi Simurg'muş. Her biri de Simurg'muş. 30 kuş, anlar ki, aradıkları sultan, kendileridir ve gerçek yolculuk, kendine yapılan yolculuktur.
23 Eylül 2012 Pazar
Güneşin Son Demleri
Öyle bir geldi geçti yaz ayları. Henüz mayısın yağmurları kovalarken haziran güneşini, aman ne de çabuk geldi temmuzun nemi, ağustos boyu ezan sesi işte size eylül'ün son demleri :)
Güneşin hafiften naz yaptığı, hırkanın pek de yük olmadığı sıcaklardayız artık. Yemyeşil çimenlere sapsarı yapraklar serpişirken omuzlarınıza ince bir mont, ellerinize de sıcak bir çift el eşlik ediyorsa değmeyin keyfinize!
Bu pazar boş durmadım, bol bol havayı kokladım. Kutu kutu mendillerim, burun spreyim, kırmızı montum ve sevdiceğimle ver elini sarı güneş, yeşil çimen tatlı müzik...Gribi bile keyifle yaşamak lazım şu kısacık dünyada. Aksıra tıksıra da olsa keyfine varmalı güneşin, yeşilin, mavinin, koku(su)nun... Yüzünü güneşe çevirip, ellerini montun cebine sokup gözleri biraz kapamalı insan. Hele tatil yapamayanlardansanız benim gibi, hiç fırsatını kaçırmamalısınız. Öyle ısıtmalı ki güneş sizi, zamanın ritmine ister rock'n roll uydurmalı ister bachata kondurmalı, yeter ki nefesleri biraz karıştırmalı. Şükür etmeli sevgini varlığına, doğanın kucağına, müziğin melodisine...Duyabilmeye, konuşabilmeye, görebilmeye, mis kokuyu içine çekebilmeye şükür etmeli gülümseyerek. Geç kaldım demeyin. Daha öğle tatilleri cuma kaçamağı ve uzun bir hafta sonu daha var önümüzde. Hem kim bilir belki biraz biraz yağmur da damlar yüzümüze biz gülümserken kendimize :)
Bu da benden tüm sevdiceklere ♥
Güneşin hafiften naz yaptığı, hırkanın pek de yük olmadığı sıcaklardayız artık. Yemyeşil çimenlere sapsarı yapraklar serpişirken omuzlarınıza ince bir mont, ellerinize de sıcak bir çift el eşlik ediyorsa değmeyin keyfinize!
Bu pazar boş durmadım, bol bol havayı kokladım. Kutu kutu mendillerim, burun spreyim, kırmızı montum ve sevdiceğimle ver elini sarı güneş, yeşil çimen tatlı müzik...Gribi bile keyifle yaşamak lazım şu kısacık dünyada. Aksıra tıksıra da olsa keyfine varmalı güneşin, yeşilin, mavinin, koku(su)nun... Yüzünü güneşe çevirip, ellerini montun cebine sokup gözleri biraz kapamalı insan. Hele tatil yapamayanlardansanız benim gibi, hiç fırsatını kaçırmamalısınız. Öyle ısıtmalı ki güneş sizi, zamanın ritmine ister rock'n roll uydurmalı ister bachata kondurmalı, yeter ki nefesleri biraz karıştırmalı. Şükür etmeli sevgini varlığına, doğanın kucağına, müziğin melodisine...Duyabilmeye, konuşabilmeye, görebilmeye, mis kokuyu içine çekebilmeye şükür etmeli gülümseyerek. Geç kaldım demeyin. Daha öğle tatilleri cuma kaçamağı ve uzun bir hafta sonu daha var önümüzde. Hem kim bilir belki biraz biraz yağmur da damlar yüzümüze biz gülümserken kendimize :)
Bu da benden tüm sevdiceklere ♥
11 Eylül 2012 Salı
8 Eylül 2012 Cumartesi
21.KURAL
Hepimiz farklı sıfatlarla sıfatlandırıldık. Şayet Allah herkesin tıpatıp aynı olmasını isteseydi, hiç şüphesiz öyle yapardı. Farklılıklara saygı göstermemek, kendi doğrularını başkalarına dayatmaya kalkmak, Hak'ın mukaddes nizamına saygısızlık etmektir.
6 Eylül 2012 Perşembe
Mektup !
SAYIN MUAZZEZ İLMİYE ÇIĞ'DAN
BAŞBAKAN TAYYİP ERDOĞAN'A
Başbakan Recep Tayip Erdoğan Hazretlerine
İkide bir “demir ağlarla kim örmüş, hep biz ördük” deyip duruyorsunuz, Atatürk zamanında yapılanları sıfıra indiriyorsunuz. Eğer biraz tarih bilseniz bunu söylemeye utanırdınız, yüzünüz kızarırdı.
O günkü örülen demir ağlar yalnız tren yolları değildi: güçlü eğitim, güçlü ekonomi, güçlü demokrasi , güçlü laiklik temelleri atılmasaydı, ne siz bu gün o mevkie gelebilirdiniz, ne de gösteriş olarak başlarını örttürdüğünüz, yüzleri gözleri boyalı eşlerinizi gavur ülkelerine götürüp, gavurların ellerini sıktırabilirdiniz.
Özendiğiniz Müslüman ülkeleri arasında hangisi bizim ülke gibi?
Kendi kıyafetinizi bile o demir ağlara borçlusunuz.
Kendi kıyafetinizi bile o demir ağlara borçlusunuz.
Hazinesinde borçtan başka bir şey olmayan Osmanlı devleti yıkıntısı üzerine kurulan Türkiye Cumhuriyeti, toprağından bir damlasını satmadan, kimselerden borç almadan, bir taraftan Osmanlının, diğer tarafta yenilmediğimiz halde yenilmiş sayıldığımız birinci Cihan savaşı borçlarını öderken, yapılan işler yanında sizinkiler çocuk oyuncağı kalır.
Okuma yazma, hatta sabun kullanma bilmeyen, verem, sıtma, zührevi hastalıklar, trahom gibi bulaşıcı hastalıklardan kahrolan zavallı fakir bir halk. Devletin geliri bu halkın verdiği vergilerdi. İşte o vergilerle o alay ettiğiniz demir ağlar yapıldı.
kısa zamanda elin parmakları sayımında doktorların özverileriyle hastalıkların önü alınmaya çalışılırken neler yapıldı neler!.
Koskoca ülkede bir çimento fabrikası yoktu. O yüzden evler kerpiç denilen çamurla yapılıyordu. Şeker fabrikamız yoktu. Rusya’dan gelen şekerleri bugün gibi hatırlıyorum. Evet şeker fabrikaları, çimento fabrikalar,kâğıt, silah, uçak fabrikası, kumaş fabrikaları kuruldu. Hem de ülkenin batısından doğusuna kadar dağıtıldı bu fabrikalar.
Avrupa’dan bize, yenilemekte oldukları fabrikaların eskilerin ucuz fiatla satmak istediler. Eskiyi almak yine geri kalmışlıktır, diye alınmadı. Batıda “Atatürk Fabrikaları” diye adlandırılan o fabrikalar tiyatro, spor müzik, salonları ile bir kültür merkezi, çalışanlara her türlü rahatı sağlayan bir sosyal kurumdu. Ama bu fabrikalarda çalışacak biraz olsun işten anlayan işçimiz, teknisyenimiz, mühendisimiz yok gibiydi. Bunlardan bir kısmı burada bizim insanımızı eğitmek için dışarıdan getirtildi bir kısmı da Rusya’ya eğitilmek üzere gönderildi. İnsanımız o kadar yetenekli idi ki, kısa zamanda gerekli olanları öğrendi ve işleri ele aldı.
O yüzden Atatürk,”Türk çalışkandır, zekidir” demiştir. Siz ise başa geçer geçmez alın teri ve büyük bir özveri ile yapılmış o güzel tesisleri satıp satıp yediniz yedirdiniz.
Ülkenin doğusu ve batısı düşman eliyle yanmış yıkılmıştı. bir taraftan onlar onarılıyor, hastaneler okullar yapılıyor, diğer taraftan Ankara bir başkent olacak şekilde yapılandırılıyordu.
Hemen hemen hiç kara yolu yoktu. Onun için Atatürk, Osmanlı devleti zamanında “ne olurdu her vilayet senede bir kilometre yol yapsaydı, 500 yılda beşer yüz kilometre ile şehirler birbirine bağlanacaktı”, demişti.
Olan demir yolları da yabancıların elinde idi.
Olan demir yolları da yabancıların elinde idi.
Yalnız o mu daha bir çok kurum yabancılara aitti. Bütün onlar ellerinden alınarak ülkenin malı yapıldı. Onların üzerine 3000 kilometrelik tren yolu yapıldı ki, o zaman şimdiki gibi dağları bir anda oyacak makineler yoktu. Tüneller kazma ile kazıldı. Elde onları planlayacak hesaplayacak mühendisler yoktu. Hatta trenlerde çalışan makinist gibi memurlar bile hep Rum, Ermeni olduğundan bu konuda çalışacak insanımız da yoktu.
Onun için böyle kimseleri yetiştirmek üzere okul açıldı. Tren rayları yapmak için fabrika kuruldu. Şimdi ki gibi ne gerekse dünyanın her yerinden getirilmedi Kilometrelerce kara yolu köprüler yapıldı.
Demir ağın bir ayağı olan “çağdaş eğitim” ne kadar önemliydi. Batı araştırmalarda icatlarda almış yürümüştü. ama biz de ne doğru dürüst ilk okul, lise ve ne de araştırmalar yapacak üniversite vardı. O yüzden Osmanlı devleti geri kalmış ve yıkılmıştı. Okullar açılsa eğitecek kimse yoktu. O yoklukta bir çok alanda eğitim almak üzere Batıya başarılı pek çok gencimiz gönderildi.
Onlar daha yetişmeden Hitler’in Yahudi oldukları için işlerinden attığı çok değerli bilim insanlarının bize sığınmak istemeleriyle onlara açılan kapılarımız sonucu büyük bir eğitim atılımı başladı.
İstanbul’da Darülfünun denilen okul tam bir üniversite oldu.Hukuk, siyasal Bilgiler, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi gibi fakültelerle Ankara Üniversitesinin temeli atıldı. Gelenlere istedikleri kitaplıklar, laboratuarlar sağlandı. Onların derslerini Türkçeye çevirecek çevirmenler bulundu. Bunların hepsi para ile oluyordu.
O paralar, o fakir halkın vergileriyle sağlanıyor, kimseye para yedirilmiyor, rahmetli Başbakan İnönü “ kimseye bir kuruş yedirmem” diye bar bar bağırıyor, yedirmiyordu. Böylece güçlü bir eğitim temeli atıldı. O yüzden Başbakan hazretleri! istediğiniz dalda uzmanları elinizin altında bulundurabiliyorsunuz.
Bundan sonra İmam Hatiplerde yetiştireceğiniz dindar ve kindar o zavallı gençleriniz, Allah’a dua ederek, yalvararak size yardımcı olurlar. Böylece elinize aldığınız bu güzel ülkeyi kendinizle toprağa gömerek tarihe kara harflerle geçersiniz.
Muazzez İlmiye Çığ
25.8.2012
25.8.2012
4 Eylül 2012 Salı
Güz
En sevdiğim mevsim son bahar değil, lakin en sevdiğim aydır Eylül. Hiç de özel bir tarihe, hatırı sayılır bir geçmişe sahip değildir hayatımda. Dolayısıyla karşılıksız severim onu. İlk günlerinde sıcak sıcak esişini, son günlerinde yaprak yaprak savrulmasını severim. Kendisini ne yaza ne güze ait göremeyişini ikisi arasında çırpınışını severim. Güne hırkayla başlayıp, tişörtle dolaşmasını, geceyi polar şallara sarmasını severim. Zil seslerini melodi yapışını, okul kantinlerini tekrar doldurmasını severim. Yollarda yürürken güneşten soyulan tenlerini, şorttu, tişörttü son demlerini severim. Deniz suyunun soğumaya bırakmadan kendini Eylül'e torpil geçişini severim. Tokuşan kadehlerde, kesişen bakışlarda "hüznü", uçuşan saçlarda, havalanan eteklerde "coşkuyu", plansız yağan yağmurunda "kokuyu" severim. Kolları uzatmasını, çorapları çıkartmasını, dolapları yenilemesini severim.
Eylül....
Severim....
Eylül....
Severim....
31 Ağustos 2012 Cuma
30 Ağustos 2012 Perşembe
17 Ağustos 2012 Cuma
Visibilia ex İnvisibilibus
Algıladığımız, gördüğümüz ve dokunduğumuz her şey bir görünmezlikten kaynaklanır. Bir insanın yaşantısı, düşlediklerinin bir gölgesi, ilkelerinin gözler önüne serilmesi ve görünür dünyada inandığı her şeydir.
"Düş" varolan en gerçek şeydir.
Düşlerinizle parıldadığınız keyifli bayram olsun sevgili okuyucu ♥
"Düş" varolan en gerçek şeydir.
Düşlerinizle parıldadığınız keyifli bayram olsun sevgili okuyucu ♥
10 Ağustos 2012 Cuma
Olimpiyat Dersi
Uykunun en güzel yerinde gelir bazen çişimiz. Soğuk bir kış gecesi, burnumuzu bile yorganın içine tıkıştırmışken yataktan kalkmak... soğuk terliğe basmak...Haydi bunları can havliyle yaptık diyelim, tuvalete kadar gitmek ve karanlığa alışkın gözlerimizi ışıklara, sıcaklıkla gevşemiş vücudumuzu soğuk klozete teslim etmek tarifsiz keyifsizdir!
Kumandayı sağımıza, yastıkları tam arkamıza koymuş, soğuk/sıcak içecekleri bir kol mesafesine yerleştirmiş, patlamış mısır kasesini kucağımıza almış ve "start" tuşuna basmak suretiyle tam kıvama gelmişken çalar ev telefonu. Tanrım! ne acıdır tüm bu ahengin ortasından kalkıp, ayakları yere koyup, duruma göre koşarak telefona cevap vermek :( Arayan mevlasını değil belasını bulmuştur garanti!
Kısa hayaller üzerine kurulur bazen gün sonları. Durağa kadar bitkin adımlarla yürürken tek düşünce "oturabilmektir" eve kadar. Vapurda denizi koklayan köşeye, dolmuşta cam kenarına, metro da gidiş yönü istikametine denk gelen bir yere yerleşmektir koşturarak duraklara gidenlerin kısa hayalleri. Tam da yakalayacakken koltuğu, burun farkıyla geçerler bizi. Küt diye oturuverirler sizin hedeflediğiniz yere! Dikilirsiniz ayaklarınızın üstünde çökmüş omuzlarınızla, yol bitmez...
Tüm bunları yaşadınız, yaşıyoruz. "Kimi"miz karbon fiber yapay bacaklarını takıyor önce soğuk kış uykularında tuvalete gitmeden, karbon fiber yapay bacaklarıyla koşuyor otobüs kuyruklarına... Hakiki bacağını yorgandan çıkarmaya homurdanan "bazı"ları, öz hakiki bacaklarıyla vapura depar atan "diğer"leri de durup "kimi"lerimize sahip oldukları bu bacaklarla avantaj sağladığını iddia ediyor! Haksız sayılmazlar esasen, o bacaklar yaşama inadını, ayakta durmanın dayanılmaz hafifliğini, beynin kastan kemikten etten çok çok daha kıymetli olduğunu anlatıyor "kimi"lerine. Öz hakiki ayaksız en hızlı adam yapıyor "kimi"lerini. Tarihe karbon fiber yapma j bacaklarıyla koşturuyor onları, final çizgisini göğüsletiyor. Acıyı kahkahaya, eksiği bütünlüğe dönüştürme avantajı sağlıyor tabi!!!
Oscar Pistorius tuvalete giderken, telefona koşarken homurdanıyor mu bilemem, lakin tüm her yere "koşturabildiği" için tarifsiz avantajları olduğunu biliyorum. 400m de 2. olduğu içinde biraz kıskanıyorum sanırım :) Sahip olmadığı ayaklarıyla koşarken de ayakta uyuyanları rüzgarıyla titrettiğini görüyorum. Unutmamak gerek; "kimi"leri bir bulut gibi gelip, yel gibi geçerler. Siz engellerinizi yıkabilecek kadar şanslıysanız bulutun yağmurundan, yelin serinliğinden bir keyif çıkartırsınız kendinize. Yoksa hep avantaj hesabı yaparsınız, çok yazık sizin o halinize!
Kumandayı sağımıza, yastıkları tam arkamıza koymuş, soğuk/sıcak içecekleri bir kol mesafesine yerleştirmiş, patlamış mısır kasesini kucağımıza almış ve "start" tuşuna basmak suretiyle tam kıvama gelmişken çalar ev telefonu. Tanrım! ne acıdır tüm bu ahengin ortasından kalkıp, ayakları yere koyup, duruma göre koşarak telefona cevap vermek :( Arayan mevlasını değil belasını bulmuştur garanti!
Kısa hayaller üzerine kurulur bazen gün sonları. Durağa kadar bitkin adımlarla yürürken tek düşünce "oturabilmektir" eve kadar. Vapurda denizi koklayan köşeye, dolmuşta cam kenarına, metro da gidiş yönü istikametine denk gelen bir yere yerleşmektir koşturarak duraklara gidenlerin kısa hayalleri. Tam da yakalayacakken koltuğu, burun farkıyla geçerler bizi. Küt diye oturuverirler sizin hedeflediğiniz yere! Dikilirsiniz ayaklarınızın üstünde çökmüş omuzlarınızla, yol bitmez...
Tüm bunları yaşadınız, yaşıyoruz. "Kimi"miz karbon fiber yapay bacaklarını takıyor önce soğuk kış uykularında tuvalete gitmeden, karbon fiber yapay bacaklarıyla koşuyor otobüs kuyruklarına... Hakiki bacağını yorgandan çıkarmaya homurdanan "bazı"ları, öz hakiki bacaklarıyla vapura depar atan "diğer"leri de durup "kimi"lerimize sahip oldukları bu bacaklarla avantaj sağladığını iddia ediyor! Haksız sayılmazlar esasen, o bacaklar yaşama inadını, ayakta durmanın dayanılmaz hafifliğini, beynin kastan kemikten etten çok çok daha kıymetli olduğunu anlatıyor "kimi"lerine. Öz hakiki ayaksız en hızlı adam yapıyor "kimi"lerini. Tarihe karbon fiber yapma j bacaklarıyla koşturuyor onları, final çizgisini göğüsletiyor. Acıyı kahkahaya, eksiği bütünlüğe dönüştürme avantajı sağlıyor tabi!!!
Oscar Pistorius tuvalete giderken, telefona koşarken homurdanıyor mu bilemem, lakin tüm her yere "koşturabildiği" için tarifsiz avantajları olduğunu biliyorum. 400m de 2. olduğu içinde biraz kıskanıyorum sanırım :) Sahip olmadığı ayaklarıyla koşarken de ayakta uyuyanları rüzgarıyla titrettiğini görüyorum. Unutmamak gerek; "kimi"leri bir bulut gibi gelip, yel gibi geçerler. Siz engellerinizi yıkabilecek kadar şanslıysanız bulutun yağmurundan, yelin serinliğinden bir keyif çıkartırsınız kendinize. Yoksa hep avantaj hesabı yaparsınız, çok yazık sizin o halinize!
8 Ağustos 2012 Çarşamba
20. KURAL
Yolun ucunun nereye varacağını düşünmek beyhude bir çabadan ibarettir. Sen sadece atacağın ilk adımı düşünmekle yükümlüsün. Gerisi zaten kendiliğinden gelir.
31 Temmuz 2012 Salı
26 Temmuz 2012 Perşembe
15 Temmuz 2012 Pazar
...
Yazmak istemek....
Ne yazacağını bilememek...
Bazen harfleri bile yanyana getiremezken, nelerle mücadele ediyoruz değil mi?
Ne yazacağını bilememek...
Bazen harfleri bile yanyana getiremezken, nelerle mücadele ediyoruz değil mi?
10 Temmuz 2012 Salı
8 Temmuz 2012 Pazar
19. KURAL
Başkalarından saygı, ilgi ya da sevgi bekliyorsan, önce sırasıyla kendine borçlusun bunları. Kendini sevmeyen birinin sevilmesi mümkün değildir. Sen kendini sevdiğin halde dünya sana diken yolladı mı, sevin. Yakında gül yollayacak demektir.
1 Temmuz 2012 Pazar
*Onlar Halka Değil :FİL
Aşktan, sevgiden bahsetmek kolay. Aşkı, sevgiyi yaşamak ve yaşatmak zor.
Hep aynı yerde yanılıyor insan. Herkesin kendi gibi sevmesini istediğinde. En doğru sevginin kendisinde olduğuna inandığında. Sanıyoruz ki biz onu nasıl seviyorsak, o da bizi aynı şekilde sevecek. Başka yolu yok bunun! İlle de aynı sözcükler, aynı jestler, aynı süprizlerle.
Aslında şu dünyada ne kadar insan varsa o kadar da sevme biçimi var, bunu unutuyoruz değil mi? Oysa ki bizler, küçücük bilincinde varoluşun tüm miraslarını taşıyan, "fil" hafızalı canlılarız. Onlar halka değil; fil ♥ Dolayısıyla, sadece kendi geçmişimiz değil, önceki kuşakların geçmişleri de oluşturuyor hafızamızı. Bu da bizi hem ayırıyor, hem birleştiriyor. İlk bakışta çelişkili gibi görünse de...
Ayırıyor, çünkü binlerce yılın yolunu ayrı ayrı yürümüş haldeyiz. Hepimizin ayağında başka diyar tozu...Ondandır aynı sözlerin başka anlamlara gelmesi, aynı düşlerden farklı gerçekler yaratılması. Haliyle, bazen yalnış anlıyoruz birbirimizi. Özellikle de sevdiğimiZ bizi onu sevdiğimiz gibi sevmediğinde...
Aynı zaman da birleştiriyor da. Hepimizi birbirimize bağlayan, binlerce yıllık bağlar var. Hem de öyle bir bağlıyorlar ki; küresel elma da henüz yok o teknoloji! Aynı umutlarla, aynı sevilme arzusuyla, aynı bir olma hasretiyle sonsuz gökyüzünde salınıp duruyoruz. Görünüşteki farklılıklarımız ne olursa olsun.
Diyeceğim şu ki; birini gerçekten sevdiğinizde, kuşkusuz o da sizi seviyor. Şu ya da bu şekilde. Belki onu sevdiğiniz gibi sevmiyor, belki sevginizi göstermek için sizin yaptıklarınızı yapmıyor harfi harfine. Lakin kendi bildiğince, kendi istediği kadar, kendi varlık sınırları içerisinde seviyor mutlaka.Kendi sevgimizin "aynısını" istediğimizde bir parça haksızlık olmuyor mu o ayrı ayrı yürünmüş farklı yollara? Sevgiyi sahipliğe çevirmeye koşulmuyor mu hızlı hızlı? Bu da sevgiyi öldürmez mi evrenin her yerinde?
Hep aynı yerde yanılıyor insan. Herkesin kendi gibi sevmesini istediğinde. En doğru sevginin kendisinde olduğuna inandığında. Sanıyoruz ki biz onu nasıl seviyorsak, o da bizi aynı şekilde sevecek. Başka yolu yok bunun! İlle de aynı sözcükler, aynı jestler, aynı süprizlerle.
Aslında şu dünyada ne kadar insan varsa o kadar da sevme biçimi var, bunu unutuyoruz değil mi? Oysa ki bizler, küçücük bilincinde varoluşun tüm miraslarını taşıyan, "fil" hafızalı canlılarız. Onlar halka değil; fil ♥ Dolayısıyla, sadece kendi geçmişimiz değil, önceki kuşakların geçmişleri de oluşturuyor hafızamızı. Bu da bizi hem ayırıyor, hem birleştiriyor. İlk bakışta çelişkili gibi görünse de...
Ayırıyor, çünkü binlerce yılın yolunu ayrı ayrı yürümüş haldeyiz. Hepimizin ayağında başka diyar tozu...Ondandır aynı sözlerin başka anlamlara gelmesi, aynı düşlerden farklı gerçekler yaratılması. Haliyle, bazen yalnış anlıyoruz birbirimizi. Özellikle de sevdiğimiZ bizi onu sevdiğimiz gibi sevmediğinde...
Aynı zaman da birleştiriyor da. Hepimizi birbirimize bağlayan, binlerce yıllık bağlar var. Hem de öyle bir bağlıyorlar ki; küresel elma da henüz yok o teknoloji! Aynı umutlarla, aynı sevilme arzusuyla, aynı bir olma hasretiyle sonsuz gökyüzünde salınıp duruyoruz. Görünüşteki farklılıklarımız ne olursa olsun.
Diyeceğim şu ki; birini gerçekten sevdiğinizde, kuşkusuz o da sizi seviyor. Şu ya da bu şekilde. Belki onu sevdiğiniz gibi sevmiyor, belki sevginizi göstermek için sizin yaptıklarınızı yapmıyor harfi harfine. Lakin kendi bildiğince, kendi istediği kadar, kendi varlık sınırları içerisinde seviyor mutlaka.Kendi sevgimizin "aynısını" istediğimizde bir parça haksızlık olmuyor mu o ayrı ayrı yürünmüş farklı yollara? Sevgiyi sahipliğe çevirmeye koşulmuyor mu hızlı hızlı? Bu da sevgiyi öldürmez mi evrenin her yerinde?
17 Haziran 2012 Pazar
Büyük Kova
Dört tane kız çocukla büyümenin vermiş olduğu bir kadına alışkınlık vardır O'nda. Son sözü kendisinin söyleyeceğini bildiğinden, pek üstelemez lafını geçirmek için. Dinlemeyi bilir, konuşmayı sever, bağırmanın geçerli olmadığını tecrübe edecek kadar çok kalmıştır bu dünyada. Ait olduğu kuşağın renklerini taşır, diğer yandan her kuşağa da renk katar! Saygıyı öğretmiştir. Sahiplenmeyi göstermiştir. Güvenmeyi anlatmıştır. Karşıdan karşıya geçerken "hala" elimden tutacak kadar büyüğüm, eve döndüğüm saate kadar "nerede" olduğumu bilecek kadar dostum, kararlarımı "asla" sorgulamayacak kadar arkadaşımdır yeri geldikçe. Kavga etmenin de adabını öğretmiştir, trip atmanın da hesabını yaptırmıştır. Rakı masasına oturup, kalkmasını, arabaya vites atmasını, tarihe sahip çıkmayı, yere sağlam basmayı, haksızlığa karşı durmayı öğretmiş; hayatın aslında ne kadar da kısa olduğunu, fazla ciddiye alınmamasını lakin kalbinin de kırılmamasını itinayla anlatmıştır.
Büyük KovaM, küçük balığının denizden korktuğunda yüzdüğü kadar geniş, her seferinde de balığını tekrar kocaman okyanuslara "hadi bakalım" diye bırakacak kadar da cesurdur. Babamdır.
Büyük KovaM, küçük balığının denizden korktuğunda yüzdüğü kadar geniş, her seferinde de balığını tekrar kocaman okyanuslara "hadi bakalım" diye bırakacak kadar da cesurdur. Babamdır.
16 Haziran 2012 Cumartesi
içinde sevdiğin biri varsa;
Her ev bir saraY
Her ofis bir üS
Her araç bir cadillaC
Her bahçe bir botaniK
Her kalp bir pırlantAdır.
Her ofis bir üS
Her araç bir cadillaC
Her bahçe bir botaniK
Her kalp bir pırlantAdır.
13 Haziran 2012 Çarşamba
8 Haziran 2012 Cuma
18. KURAL
"Tüm kainat olanca katmanları ve karmaşasıyla insanın içinde gizlenmiştir. Şeytan, dışımızda bizi ayartmayı bekleyen korkunç bir mahluk değil, bizzat içimizde bir sestir. Şeytanı kendinde ara; dışında, başkalarında değil. Ve unutma ki nefsini bilen Rabbini bilir. Başkalarıyla değil, sadece kendiyle uğraşan insan, sonunda mükafat olarak Yaradan'ı tanır."
5 Haziran 2012 Salı
4 Haziran 2012 Pazartesi
1 Haziran 2012 Cuma
Kan ve Bal
Yenilerde tanıdığım bir sanatçı şöyle dedi kulağıma :" Hayatın 2 ritmi var, arasında gidip geldiğimiz...Biri kalp ritmin, diğeri de zamanın ritmi. Tüm gaye uydurmak bunları birbirine!"
Kalp ritmi...Neticesinde yaşadığımız minik tik taklar. Misal, bende anemi var. Damarlarımda dolanan aşk, kanımdan fazla sizin anlayacağınız. Yumruğum kadarsa şayet minicik olan kalbim napsın, hızlı hızlı atıyor az kanı kalifiye kullanmak için. Aşkla karşılaşırsa alyuvarlar, filarmoni orkestrası gibi oluyorum ahenkli gümbürtüden. Öte yandan zamanın da kendi ritmi var, bize inat ıslık gibi tutturduğu. Bu çok atan kalple, kum gibi kayıp giden zaman arasında ben varım. Çoğunluk ikisine de yetişemeyen! Nefesimle yelkovanın yarıştığı bir maraton benim için hayat...Zaman daha bir başına buyruk, daha bir cesur, daha böyle delikanlı. Kalplerimiz kocaman bir vücudu idare ediyorlar tabi, öyle başına buyruk, keyfine düşkün olamıyorlar. Bildikleri gibi bir ritim tuttursalardı düşünsenize sokakları, ofisleri, evleri, okulları... Herkes ayrı kıvrım kıvrım :) Kalbi susturmak, zamanı durdurmak yetisini vermemiş Tanrı bize, bence bilinçli yapmış bunu. Yoksa, olası manzaraları düşünüyorum da, kan gövdeyi götürürdü zamanın durağan hallerinde!
Mevsim kan ve bal mevsimi. Ritmimizin yükseldiği, zamanın coştuğu mevsim. Bal gibi kesintisiz akıntısı var kanla yaşayan hayatlarımızın...Kısacık da olsa, gözlerinizi birkaç dakika kapatın bu günlerde. Havanızı koklayın. Bal tadını alın. Kan kokunuzu duyun. Kendi ritminizi tutturun... Kan bala bulanır belki, belki aşk geçer yanınızdan zamanını durdurabilen!
Kalp ritmi...Neticesinde yaşadığımız minik tik taklar. Misal, bende anemi var. Damarlarımda dolanan aşk, kanımdan fazla sizin anlayacağınız. Yumruğum kadarsa şayet minicik olan kalbim napsın, hızlı hızlı atıyor az kanı kalifiye kullanmak için. Aşkla karşılaşırsa alyuvarlar, filarmoni orkestrası gibi oluyorum ahenkli gümbürtüden. Öte yandan zamanın da kendi ritmi var, bize inat ıslık gibi tutturduğu. Bu çok atan kalple, kum gibi kayıp giden zaman arasında ben varım. Çoğunluk ikisine de yetişemeyen! Nefesimle yelkovanın yarıştığı bir maraton benim için hayat...Zaman daha bir başına buyruk, daha bir cesur, daha böyle delikanlı. Kalplerimiz kocaman bir vücudu idare ediyorlar tabi, öyle başına buyruk, keyfine düşkün olamıyorlar. Bildikleri gibi bir ritim tuttursalardı düşünsenize sokakları, ofisleri, evleri, okulları... Herkes ayrı kıvrım kıvrım :) Kalbi susturmak, zamanı durdurmak yetisini vermemiş Tanrı bize, bence bilinçli yapmış bunu. Yoksa, olası manzaraları düşünüyorum da, kan gövdeyi götürürdü zamanın durağan hallerinde!
Mevsim kan ve bal mevsimi. Ritmimizin yükseldiği, zamanın coştuğu mevsim. Bal gibi kesintisiz akıntısı var kanla yaşayan hayatlarımızın...Kısacık da olsa, gözlerinizi birkaç dakika kapatın bu günlerde. Havanızı koklayın. Bal tadını alın. Kan kokunuzu duyun. Kendi ritminizi tutturun... Kan bala bulanır belki, belki aşk geçer yanınızdan zamanını durdurabilen!
24 Mayıs 2012 Perşembe
Sakıncalı Bulunmuştum
Kağıttan uçak gibi atılıp unutulmuştum...
Sen olmasan çoktan yırtılıp savrulmuştum!
Şiirler...şarkılar...sakıncalı bulunmuştum!!
Aklım direnirken, kalbime teslim olmuştum.
Yolunda gitmeyen kadındım...
Sadece sen bana inandın
Sevişirdik durduğunda viran zaman...
Savaşırdık döndüğünde ziyan dünya.
Kimse bilmeden gizli bir örgüt kurmuştuk!
Birbirimizi sevmekten suçlu bulunmuştuk
Ayrı koğuşlarda aynı suçtan mahkumduk.
Aramızda duvarlar, yanımızda başka insanlar...
Yolunda gitmeyen adamdın...
Sadece ben sana inandım
burada
Sen olmasan çoktan yırtılıp savrulmuştum!
Şiirler...şarkılar...sakıncalı bulunmuştum!!
Aklım direnirken, kalbime teslim olmuştum.
Yolunda gitmeyen kadındım...
Sadece sen bana inandın
Sevişirdik durduğunda viran zaman...
Savaşırdık döndüğünde ziyan dünya.
Kimse bilmeden gizli bir örgüt kurmuştuk!
Birbirimizi sevmekten suçlu bulunmuştuk
Ayrı koğuşlarda aynı suçtan mahkumduk.
Aramızda duvarlar, yanımızda başka insanlar...
Yolunda gitmeyen adamdın...
Sadece ben sana inandım
burada
22 Mayıs 2012 Salı
19 Mayıs 2012 Cumartesi
Gencim Sporcuyum Hürüm!
Bu topraklara senin imzanı bedenleriyle atan, ilkelerini beyinlere kalemleriyle kazıyan, aldığı nefesi, attığı adımıyla özgürlüğün tadına varan
tüm gençlerin bayramını kutluyorum.
İzinde değiliz... Bizzati İziniz !
17 Mayıs 2012 Perşembe
dönüp duranlar...
Küllerinden doğmak mı var olmak? İnadına yaşamak mı affetmek? Ceza mı yokluk, ihanet mi sebep?
Acıya mı yoksa utanca mı dönük ruhumuz?
Aynaya bakarken, ayna paramparça olmuş gibi yüzüm...
Acıya mı yoksa utanca mı dönük ruhumuz?
Aynaya bakarken, ayna paramparça olmuş gibi yüzüm...
11 Mayıs 2012 Cuma
Bekarlığa Veda ♥
"Yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar...
Arşı Arşı memlekete kız vermesinler...
Ünlüsü'nün birtanesini hor görmesinler
Uçanda kuşlara malum olsun
Kardeşim evleniyor....!"
kardeşimden geriye, şımarık hüznüme hediye :
Arşı Arşı memlekete kız vermesinler...
Ünlüsü'nün birtanesini hor görmesinler
Uçanda kuşlara malum olsun
Kardeşim evleniyor....!"
kardeşimden geriye, şımarık hüznüme hediye :
8 Mayıs 2012 Salı
17. KURAL
Esas kirlilik, dışta değil içte, kisvede değil kalpte olur. Onun dışındaki her leke ne kadar kötü görünürse görünsün, yıkandı mı temizlenir, suyla arınır. Yıkamakla çıkmayan tek pislik kalplerde yağ bağlamış haset ve art niyettir.
5 Mayıs 2012 Cumartesi
Hıdırellez
Sevgili Hızır;
Bu sene sana ateşler içinde, tüm vücudum döküm döküm dökülerek yazıyorum.
Vallahi kusura bakmazsan bu sene kırmızı fiyonklu mektuplar yazamadım sana, hatta yazsaydım bile gece yarısı gül ağacına bırakamam bu halde.
Benim alnım açık, yüreğim temiz ahan da şahitlerin önünde yazıyorum.
Sen konuları, eşkalleri, süreçleri biliyorsun, lütfen değerlendir.
Sadece benimkileri değil, bu gece seni tüm bekleyenleri sevindir, boş geçme bak çok üzülüyoruz.
Haydi kal sağlıcakla ♥
PS: Gelince cama 3 tık yap, kalkarım ben, azıcık dedikodu yapar bir kahve içeriz, yolun açık olsun geç kalma lütfen :)
Bu sene sana ateşler içinde, tüm vücudum döküm döküm dökülerek yazıyorum.
Vallahi kusura bakmazsan bu sene kırmızı fiyonklu mektuplar yazamadım sana, hatta yazsaydım bile gece yarısı gül ağacına bırakamam bu halde.
Benim alnım açık, yüreğim temiz ahan da şahitlerin önünde yazıyorum.
Sen konuları, eşkalleri, süreçleri biliyorsun, lütfen değerlendir.
Sadece benimkileri değil, bu gece seni tüm bekleyenleri sevindir, boş geçme bak çok üzülüyoruz.
Haydi kal sağlıcakla ♥
PS: Gelince cama 3 tık yap, kalkarım ben, azıcık dedikodu yapar bir kahve içeriz, yolun açık olsun geç kalma lütfen :)
29 Nisan 2012 Pazar
Çirkin Olarak Ölmesin insan *
İçine aldığın bir insanı, bir gün gelip içinden
çıkardığında ne hisseder
acaba insan?..
Belki kızgınlık...
Belki öfke...
Belki kayıtsızlık...
Belki de rahatlık...
Ya bir defa içine aldığın insan, sana ne yapmış
olursa, ona intikam
duyarsın ki?..
Aldatırsa mı?..
Terk edip giderse mi?..
Takmazsa mı?.
Adını anmazsa mı?..
İnsan karakterleri lay lay lom günlerde belli
olmaz... Lay lay lom günlerin
hayatı hafiftir...
Çatışan değil, çakışan hayatlar vardır... Amaçlar
aynıdır...
Hayat beraberdir... Çıkarlar ortaktır...
İnsan karakterleri lay lay lom günlerde daha bir
rahattır...
Çıkarlar henüz çatışmamıştır… Çıkarlar çatışmadığı
için insan etiği
ortaya çıkmamıştır...
Hayat esasen çıkarlar çatıştığında ortaya çıkar...
Etik denilen şey iyi günde değil, kötü günde belli
olur...
Aşk ve arkadaşlık ilişkileri inişli çıkışlıdır...
Sevgiler, dostluklar, çıkarlar, çatışmalar içinde
yaşanır...
Bazen aşkın suları taşar sel olur, bazen kurur çöl
olur...
Aşkın sularının taştığı zamanlarda değil, esasen
aşkın sularının buhar olup
uçtuğu zamanlarda insan karakterleri ayyuka çıkar...
Kimin ne olduğu ya da ne olmadığı o zaman belli
olur...
Aşk bittiği zaman çirkinleşmeyenler insandır...
Aşk bittiğinde çirkinleşenler, çirkindir...
Ben aşık olan insanlara bakmam...
Ben aşk bittiğinde çirkinleşmeyen insanlara
bakarım... Çirkinleşmeden
yaşayabilenleri sevip sayarım...
Bir zamanların arkadaşlıkları, dostlukları, çizilmiş
ortak kaderleri,
sevinçleri, paylaşımları gün gelir bitebilir...
Hayat insanları başka yerlere savurabilir...
Öyle anlarda geçmiş dostlukları, arkadaşlıkları,
sevinçleri ve hüzünleri
hayatından hemen silebilenlere güven duymam...
Yeni arkadaşlıklarının ve dostluklarının da aynı
sonla biteceğinden
kuşku duymam...
Çünkü bilirim ki... Bir insan hayatının sihirli
sözcüğü bir bankanın geçmiş
bir reklam filmindeki repliği gibidir...
Yaptıkları, yapacaklarının teminatıdır...
Çirkinlikle biten hayatların üzerine, güzel hayatlar
inşa edilemez...
Çirkinin üzerinden güzel yükselmez...
Hani Sezen söylüyor ya...
“Ben bu yüzden hiç kimseden gidemem... Gitmem...
Unutamam... Acı tatlı ne varsa hazinemdir...”
Geçmiş yaşadıklarını hazine olarak görmeyenleri
sevmem ben...
Sevdiğine karşı zamanı gelince çirkinleşenleri
makbul bulmam ben...
Geçmişimde içime girmiş olan insanlarla ilgili
konuşmam ben...
O insanlarla ilgili vıdı vıdı konuşanları ayıplarım
ben...
Güzellikler bitse de güzellikler güzel olarak
kalmalı...
Hayat da bitecek bir gün nasılsa...
Çirkin olarak yaşanmamalı ki...
Çirkin olarak ölmesin insan...
28 Nisan 2012 Cumartesi
bir bakış, geri dönüş yok!
ya da dediği gibi Ahmet Ümit'in : " Şahane bir aşk, çoğu zaman harcanmış bir hayat demektir" yoksa; şahane aşk peşinde mi harcanır hayatlar? Aşk uğruna mı telef edilen dişiler/ er kişiler veya aşk'ı mı telef ederler hayatları pahasına...
nedir?
nedir?
25 Nisan 2012 Çarşamba
23 Nisan 2012 Pazartesi
22 Nisan 2012 Pazar
dikkat!
Şeytan insana iki şans verirmiş...
Lakin insan her ikisinin de talihsizlik olduğunu bilmez(miş).
Lakin insan her ikisinin de talihsizlik olduğunu bilmez(miş).
18 Nisan 2012 Çarşamba
şarap :
1- Öyle delikanlı değildir de, hanımefendidir. En başlarda başını döndürür, hızını alamazsan elini öptürür.
2- Hayatın siyahından ve beyazından başka bir de ateşli kırmızısı olduğunu hatırlatır.
3- Dişidir. Dişiliği yıllandıkça güzelleşir. Kimine sek gider, kimine meyveyle tatlandırılmış. Soğukta içinizi ısıtabilir, sıcakta eşsiz beyazlığı ile kalbinizi serinletir. Utangaçtır, romantizmde hemen pembeleşir, Lal olur.
4- "Kodumu oturtturmaz! " lakin, "Çarptı mı yerden kaldırmaz!"
5- Zevk sahibidir. İçinin güzelliği kadar dışının güzelliğine de meraklıdır. Kırmızı ise saklar kendini kadehe kadar, beyaz ise daha uzaktan parlar tüm ihtişamıyla...
6- Seksidir. Atası üzüm, anası alkoldür. Ondandır, içilince gözlerdeki "üzüm buğusu" etkisi.
7- Müzikten anlar, kitap kokar, yazıya yakışır. Yalnızlığa ses olduğu gibi, ilişkiye ahenk, sohbete şen olur.
8- Kumsalda suya eşlik eder, pistte dansa, masada peynire...
9- Koyu kırmızılıyla Cemal Abi'yi söyletir: " Daha nen olayım isterdin, onursuzunum senin! "
10- Kokusu, dokusu, tarzıyla Hayyam üstadı dillendirir :" Can bir şaraptır, insan onun destisi; beden bir ney gibidir, kan o neyin sesi."
2- Hayatın siyahından ve beyazından başka bir de ateşli kırmızısı olduğunu hatırlatır.
3- Dişidir. Dişiliği yıllandıkça güzelleşir. Kimine sek gider, kimine meyveyle tatlandırılmış. Soğukta içinizi ısıtabilir, sıcakta eşsiz beyazlığı ile kalbinizi serinletir. Utangaçtır, romantizmde hemen pembeleşir, Lal olur.
4- "Kodumu oturtturmaz! " lakin, "Çarptı mı yerden kaldırmaz!"
5- Zevk sahibidir. İçinin güzelliği kadar dışının güzelliğine de meraklıdır. Kırmızı ise saklar kendini kadehe kadar, beyaz ise daha uzaktan parlar tüm ihtişamıyla...
6- Seksidir. Atası üzüm, anası alkoldür. Ondandır, içilince gözlerdeki "üzüm buğusu" etkisi.
7- Müzikten anlar, kitap kokar, yazıya yakışır. Yalnızlığa ses olduğu gibi, ilişkiye ahenk, sohbete şen olur.
8- Kumsalda suya eşlik eder, pistte dansa, masada peynire...
9- Koyu kırmızılıyla Cemal Abi'yi söyletir: " Daha nen olayım isterdin, onursuzunum senin! "
10- Kokusu, dokusu, tarzıyla Hayyam üstadı dillendirir :" Can bir şaraptır, insan onun destisi; beden bir ney gibidir, kan o neyin sesi."
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)














