Bilemiyorum,,, öyle yazasım gedi. Ruh halim bir deli, bir zeki ya aşık ya da maşuk :) Bir varmış bir yokmuş gibi olsak... Sessizce gelip, sukunetle gitsek. Affetsek, gerçekten yapabilsek. Sildirsek hafızayı, aldırsak gönlümüzü, sonra yazdırsak tekrar içimizdekini.
Uyusak yol yakınken en iyisi :)))
27 Nisan 2011 Çarşamba
23 Nisan 2011 Cumartesi
nisan yorumu :)
Vazgeçebilmek bir erdemdir. Bir deli güzel meziyettir ki insan kolay kolay kavrayamaz önemini. Gençken daha da zordur buna vasıl olmak. Ama öyle gençler vardır ki, ihtiyarlardan bilgedir, o başka. Geri kalan çoğumuz seneler geçtikçe anlarız vazgeçebilmenin kıymetini. Hayat öğretir bize. Bir eş, bir arkadaş, bir patron, bir hoca öğretebildiği gibi, hayat ve bir de kronikleşmiş hatalarımız öğretebilir. Kimilerimiz ise hiçbir zaman öğrenemeyiz ya. Dersimizi almayız. Dün nasıl isek yarın da aynen öyle.
Genelde zannediyoruz ki, vazgeçebilmek bir zayıflık belirtisidir. Hatta bir nevi korkaklık, adeta acizlik. Halbuki tam tersidir bence. Ancak kendine güvenen, karakteri sağlam ve komplekslerden arınmış olan insanlar vazgeçmenin erdemine vakıf olabilirler. Şu hayatta yaşadığımız sorunların çoğunu v-a-z-g-e-ç-e-m-e-d-i-ğ-i-m-i-z için yaşıyoruz aslında. Israr ve inat ettiğimiz için. Takıntılarımızdan dolayı! Takıntı ile tutkuyu birbirine karıştırıyoruz sürekli, oysa ne kadar farklılar. Nasıl da zıtlar! Özünde, insan başka bir pencereden bakabilmeli kendisine, ilişkilerine ve bilhassa vazgeçemediklerine…
Seviyoruz diyelim, birini seviyoruz, hem de ne çok, ne derin, ölesiye… O kişi de aynı şekilde aşkımıza karşılık veriyor diyelim. Ama sonra zamanla, aşınıyor muhabbet, örseleniyor. Kazara delinmiş bir balon gibi sürekli hava kaçırıyor, küçülüyor. Giderek canlılığını yitiren bir ateş gibi sönmeye yüz tutuyor. Gün geliyor, sevdiğimiz insan bizden ayrılmak istiyor. İnanamıyoruz. Yıkılıyoruz. Kalbimizin etrafında bir yumruk, demirden bir zırh gibi sıkıyor, nefes alınca bile canımız yanıyor. Dayanamıyoruz… Kabullenemiyoruz. Israrla onu elimizde tutmaya çalışıyoruz. Sinirleniyor, öfkeleniyor, hatta sözlü ya da fiziksel şiddete başvuruyoruz. Şiddetin olduğu yerde muhabbetin yeşeremeyeceğini anlayamadan. Mesele şu ki gururumuza dokunuyor, nefsimize ağır geliyor böyle reddedilmek, terk edilmek. Öyle çünkü. İnsanız ne de olsa. Etten, kemikten ve billur bir kalpten müteşekkil. Oysa unutmamak lazım ki nefsimize ağır gelen şeyde bizim için hayır var.
Peki, ne yapmalı? Zor da olsa, bırakmak lazım. Gitmek istiyorsa sevgili ya da aslında zaten hiç gelmemişse, mademki budur onun güzel gönlünün dilediği, dilinin söylediği, kenara çekilip yol açmak lazım gidene. Vazgeçebilmek. Aşk ancak özgürlükten doğar, özgürlükten beslenir. Özgürlüğün olmadığı yerde ne tam anlamıyla aşk vardır, ne dostluklar.
Diyelim ki bir mesleğimiz var, uzun zamandır icra ettiğimiz bir kariyer. Ama öylesine mutsuz ediyor ki bizi, içten içe kemiriyor. Kimse bilmiyor. Göremiyor. Lakin her gün mesleğimiz bizden bir şeyler kopartıp alıyor. Etimizden et, ruhumuzdan ruh çalıyor. Özgürlük, çember oluyor, daralıyor daralıyor, daralıyor… Meslek aşkımız dar ortama gelemiyor. Ne demiştik; özgürlüğün olmadığı yerde ne tam anlamıyla aşk vardır, ne dostluklar. Gene de ısrar ediyoruz. Bırakmıyoruz kariyerimizi. Değil istifa etmek bir gün bile ayrı kalmayı aklımızın ucundan bile geçirmiyoruz. Başka türlü yaşayamayız, var olamayız zannediyoruz. Bu mesleğin bizi ve çevremizdekileri mutsuz ettiğini bile bile. Göz göre göre. Peki neden? Hep aynı mesele; vazgeçemiyoruz da ondan. Vazgeçmeyi bir mağlubiyet olarak algıladığımız için.
Diyelim ki makam sahibiyiz. Nice işler yaptık bu koltukta. Bir bürokrat, bir politikacı, bir vali ya da bir müdür. Ama öyle bir an geldi, gitme vakti çattı, seziyoruz. Artık yerimizi bir başkasına bıraksak daha iyi olacak sanki. Şu veya bu sebepten ötürü. Ama olmuyor. Yediremiyoruz kendimize. Yapamıyoruz işte. Kabuğuna tutunan midye misali elimizdeki otoriteye yapışıyoruz. Neden? Hep aynı refleks. Çünkü vazgeçemiyoruz.
Örselenmiş ilişkiler, yamalı evlilikler, insanı içten içe kemiren meslekler, yaşama sevincimizden çalan kariyerler, yapışık koltuklar… Hepsine aynen doludizgin devam ediyoruz, sırf ama sırf vazgeçemediğimizden. Ünlü bir romancının bir söyleşisinde yakaladığım bir sözünü hiç unutmam. Nasıl yazdığını soran bir gazeteciye şu cevabı verir: “Vazgeçerek!”. “Bazen 120 sayfa yazar, 80 sayfasından pat diye vazgeçerim. Geriye kalan o 40 sayfa, işte odur yazarı bir sonraki aşamaya taşıyacak olan tılsım. Ama o 80 sayfayı atmadan bu 40 sayfayı bulamazsınız. Ormanda yolunu kaybeden yolcu gibi dolanır durursunuz”.
Vazgeçebilmek insana netlik getirir. Zihnimizi, kalbimizi fazla eşyaların, insanların karman çorman etkisinden kurtarır. Bir berraklık kalır geride. Hüzünlü bir durgunluk. Ama bir o kadar da sakin, huzurlu. Demem o ki dostlar, vazgeçebilmek lazım. Eğer bir yol bizi mutlu etmiyorsa onda körü körüne sebat etmek yerine, nefsimizi kendimize rehber kılmak yerine, bırakabilmek lazım. Çözemediğimiz kişilikleri, geliştiremediğimiz projeleri, yürütemediğimiz meslekleri ve artık bizi sevmeyen sevgilileri bırakabilmek. Vazgeçebilmek, bazen en güzeli! *
* alıntıdır.
21 Nisan 2011 Perşembe
YENİDEN MERHABA
Waaoowww!!!! Hiç bu kadar uzun ara vermemiştim. 1,5 ay olmuş. Bu arada blogumuz kapanmış, yeniden açılmış, saatler geriye alınmış, üniversite sınavında skandal yaşanmış, japonya hala toparlayamamış, seçim yaklaşmış, havalar bir türlü ısınmamış, benzine zam gelmiş, Nihat Doğan survivor'a girmiş, Mustafa Balbay hala hücrede kalmış, okuduğumz kitaplar bitmiş, Fatmagül hayata dönmüş :) Hatta sevgiliniz 'eski' sıfatını alırken, işiniz 'yeni' başlamış olabilir...Belki de alkole tövbe etmiş, spora kendinizi adamış ya da 'e artık yeter, vurucam şişelerin dibine' nakaratını dilinize dolamış olabilirsiniz. Ne kadar kısa ya da ne kadar uzun bir süre 1.5 ay insanın hayatında :) Yaşarken çok hissetirmez kendini zaman, ama geçtiğinde ve sonradan dönüp arkasından bakıldığında uzun gelir gözümüze. Benim içinde hareketli bir zamandı bu geçen. Arada başka bir şehre gittim geldim, biraz daha kalori yaktım, yeni insanlar tanıdım, yepyeni kararlar aldım, hatta uyguladım :)'Can'ımı yakanları eledim, ruhuma iyi gelenleri ekledim, kardeşimi özledim, kankama hasretlik çektim, inanmazsınız istifa bile ettim :) Takipçilerime 4 kişi eklenmiş, onları pek sevdim, hoşgeldiniz dedim :) Birikmiş bir dolu şey var, üstüne yazılacak düzünelerce satır. Yorum yapılacak, geyiğe vurulacak, ders alınacak da bir dolu hikaye var :) Sırayla... Yavaş yavaş...Az sonra !!!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)